Nobel ödüllü OSMV™ teknolojisiyle geliştirilen Noble Panacea, ileri bilim temelli yaklaşımı ve yüksek performanslı formülleriyle Türkiye’de cilt bakımına yeni bir bakış açısı kazandırıyor. Nobel ödüllü kimyager Sir Fraser Stoddart tarafından kurulan Noble Panacea, ileri bilim temelli ve yüksek performanslı cilt bakım anlayışıyla, Türkiye’de cilt bakımında fark yaratan bir deneyim sunmayı hedefliyor.
Noble Panacea’yı ve fark yaratan ürünlerini markanın CEO’su Céline Talabaza anlattı…
Bence her şey, Sir Fraser Stoddart’ın Kimya Nobel Ödülü’nü almasıyla başladı. Elbette teknolojisini farklı sektörlerde değerlendirmek için birçok fırsatı vardı. Ancak lisansını, pazara giriş bariyerinin en düşük ve en hızlı olduğu sektör olan cilt bakımına verdi.
Hayır. Aslında gelecekte başka sektörlerde de kullanılabilecek bir teknoloji. Bir gün kendisine şunu sordum: “Neden birlikte bir cilt bakım markası yaratmak istiyorsunuz? Nihai amacınız ne?” Bana şöyle dedi: “Bir gün ben artık burada olmadığımda, insanlar Nobel Ödülü’nün neden verildiğini tam olarak anlamayabilir. Ama eğer temel bilimsel araştırmadan çıkan bu teknolojiyi insanların günlük hayatında fayda sağlayan bir çözüme dönüştürebilirsem, işte o zaman gerçekten kazanmış olurum…” Asıl hedefi bilimi demokratikleştirmekti; temel araştırmaları insanların her gün kullanabileceği ürünlere dönüştürmekti.
Bugün cilt bakımında ‘taşıma sistemi’ konusunda yeterince konuşulmuyor. Karşılaştığım en büyük sorunlardan biri de bu. İnsanlar aktif içerikleri kremin içine koymanın yeterli olduğunu düşünüyor. Evet; retinol, C vitamini ya da peptitleri formüle ekleyebilirsiniz; bunlar gerçekten ürünün içinde olur, ancak asıl soru şu: Bu içerikler gerçekten cildin alt katmanlarına ulaşabiliyor mu? Gün boyunca ya da gece boyunca cilt matrisi üzerinde etkili olabiliyor mu? Çoğu zaman hayır. Dolayısıyla yalnızca “Bu kremde retinol var, C vitamini var” demek yeterli değil. Önemli olan, bu içeriklerin bilimsel olarak vaat edilen etkiyi gerçekten yaratıp yaratamadığı. Bizim yaptığımız şey, etkinliği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış içeriklerle çalışmak ve onları etkilerini göstermeleri gereken noktaya ulaştırmak. Üstelik bunu tek seferlik değil, uzun süre boyunca kontrollü şekilde yapıyoruz. Serumlarımız, aktif içerikleri cildin tüm döngüsü boyunca kademeli olarak salıyor; yani yalnızca birkaç dakikalık bir etki yaratmıyor. Aktif içerik OSMV içine kapsüllenmediğinde etkisi kısa süreli bir zirve yapıp hızla düşüyor. Çünkü aktif içerik çok kısa sürede tüketiliyor. Bizim yaklaşımımız ise içeriği zamana yayarak salmak. Böylece etki devamlılık kazanıyor. Aktif içeriklerin doğru çalışabilmesi için kapsüllenmenin ne kadar önemli olduğunu anlamak gerekiyor.
Türk tüketicisinin çok bilinçli ve sofistike olduğunu düşünüyorum. Türkiye’ye dair gözlemim; gelenek ve modernliğin güçlü bir birleşimi olduğu yönünde. Noble Panacea da aslında tam olarak bunu temsil ediyor. Bir yanda yılların araştırması ve 82 yaşındaki Sir Fraser’ın bilimsel birikimi, diğer yanda ise geleceğin tüketicisini anlayan genç bir ekip var. Bu iki dünyanın birleşimi Noble Panacea’yı oluşturuyor. Gelenek ile modernlik arasında konumlanan bir marka olarak, bilim temelli cilt bakımını sunuyoruz. Türkiye’de insanların bilime ve kanıta büyük önem verdiğini görüyorum. Bilimin ürünün merkezinde olması gerektiğine inanılıyor ve bu yüzden burada olmak için doğru zaman olduğunu hissediyorum.
Tanıştığım insanlardan kendilerine bakmalarının onlar için ne kadar önemli olduğunu gördüm. Herkes hem görünümüne özen gösteriyor hem de bilgi düzeyi, sıcaklığı ve iletişimiyle dikkat çekiyor. Tüm bunlar bana Noble Panacea’nın burada yapacağı çok şey olduğunu düşündürüyor. Başka ülkelerde markamızı seven tüketiciler arasında gördüğümüz ‘kendini optimize etmeyi seven’ profilin burada da olduğunu hissediyorum. Bu yüzden Türkiye’de de güçlü bir karşılık bulacağımıza inanıyorum.
OSMV kristalizasyonu zaman alan bir süreç. Ardından doğru aktif içeriklerle yükleniyor, hangi OSMV’nin nasıl aktive olacağı programlanıyor ve sonrasında tek doz halinde mühürleniyor. Kalite kontrol süreci de oldukça uzun. Bu nedenle ürün kalitesi son derece yüksek oluyor. Sürdürülebilirlik tarafı ise daha da ilginç. Küçük partiler halinde üretim yaptığınızda ve fazla üretimden kaçındığınızda ciddi ölçüde atığın önüne geçiyorsunuz. Ayrıca Yeşil Kimya’nın 12 prensibini takip ediyoruz. Bunlar, üretim sürecinde ortaya çıkan atığı minimize etmeyi hedefleyen prensipler. Markayı yaratırken daha en başından ürünün yaşam döngüsünü, tüketim etkisini ve kullanım sonrası yaratacağı etkiyi düşündük. Çünkü bir ürünü önce üretip sonrasında “Bu nasıl atığa dönüşecek?” diye düşünmek problemli bir yaklaşım. Biz bunu en başından planladık. Bu nedenle doğal liflerden üretilmiş materyaller kullanıyoruz ve her doz cildin ihtiyacı kadar ürün verecek şekilde hassas biçimde ayarlanıyor. Sürdürülebilirlik bizim için yalnızca ‘doğru içerikleri seçmek’ değil; aynı zamanda gereğinden fazla üretmemek anlamına geliyor.
Bence ‘clean beauty’ kavramı biraz fazla yüzeyselleşti. Çoğu zaman yalnızca ürünün içinde ne olmadığına odaklanıyor. Bizim de formüllerimizde istemediğimiz içeriklerin bir listesi var: Parfüm yok, alkol yok, silikon yok, petrol türevi içerikler yok, renklendirici yok… Ancak Green Chemistry’nin 12 prensibi bambaşka bir konu. Burada mesele ürünün nasıl üretildiği. Tüm üretim zincirini minimum atıkla nasıl yönetebileceğinizi düşünmek gerekiyor. ‘Clean’ yaklaşımı daha çok formülün içeriğiyle ilgiliyken, Green Chemistry ürünün ne kadar sorumlu üretildiğiyle ilgileniyor. Gerçek sürdürülebilirlik de tam olarak burada başlıyor.
Bence ikisi birbirine bağlı. Çünkü dünyada aktif içerikleri gece boyunca kontrollü şekilde salabilen tek formül bu. Dolayısıyla formülün başarısı çok büyük bir etken. Ama insanlar bana gelip “Sleep Mask’a bayılıyorum” dediğinde bunun nedeni yalnızca içerik değil. Ürünü kullanıp sabah aynaya baktığınızda dolgunluğu, sıkılığı, elastikiyeti ve ışıltıyı gerçekten görüyorsunuz. İnsanların hissettiği şey, ürünün gerçekten işe yaradığını deneyimlemek.
Umarım cilt bakımının geleceğini bilim yönlendirir. Çünkü aslında konuştuğumuz şey cilt sağlığı. İster uzun yaşam, ister kırışıklık, ister elastikiyet deyin; sonuçta mesele cildin ne kadar sağlıklı çalıştığı. Bunun cevabı da bilimde yatıyor. Ayrıca bilimin gerçekten demokratikleşeceğini umuyorum. OSMV gibi teknolojiler sayesinde geleceğin hiper-kişiselleştirilmiş çözümlere doğru ilerlediğini düşünüyorum. Teknoloji, cildinizin neye ihtiyaç duyduğunu anlayıp size tam olarak onu verecek. İşte bu gerçekten heyecan verici.
Sanırım Absolute Peptide 8-9 Serum. Eylül ayında lansmanını yaptık. Bu gece serumu kronobiyoloji yaklaşımını kullanıyor ve yaşlanma sürecinde rol oynayan ‘senescent’ yani adeta ‘zombi hücrelerle’ savaşıyor. Bu hücrelerin aslında artık orada olmaması gerekiyor ama kaldıklarında çevrede inflamasyona neden oluyor ve yaşlanma sürecini hızlandırıyorlar. Bu hücrelerden kurtulduğunuzda daha temiz ve sağlıklı bir temel oluşturuyorsunuz. Böylece cilt kendini daha iyi yenileyebiliyor ve daha sağlıklı bir cilt matrisi ortaya çıkıyor. Ben bu ürüne gerçekten bayılıyorum.