Geçmişte oyuncak azdı ama hayal gücü genişti. Bir tahta parçası araba, bir bez bebek sırdaş, birkaç taş koca bir şehrin binaları olabilirdi. Bugün ise her işlev için ayrı bir oyuncak var: Konuşan bebekler, ışıklı arabalar, pilli robotlar, dijital ekranlı oyunlar… Oyuncaklar çoğaldıkça çocukların onlarla kurduğu ilişki de değişti. Oyuncak artık keşfedilen bir nesne olmaktan çok, kısa süreli bir dikkat nesnesine dönüştü.
Bu durumun temel nedenlerinden biri, aşırı uyarılmadır. Çok sayıda oyuncak, çocuğun seçim yapma becerisini zorlar. Hangi oyuncakla oynayacağını bilemeyen çocuk, sonunda hiçbirini seçmez. Bu, yetişkinlerin kalabalık bir menüde karar verememesi gibidir. Seçenekler arttıkça tatmin azalır. Oyuncak bolluğu, oyunun kendisini değil, kararsızlığı büyütür.
Bir diğer önemli etken, oyuncağın çocuk için değil, yetişkin için alınmasıdır. Ebeveynler çoğu zaman oyuncakları çocukların ilgisine göre değil; gelişim vaatlerine, trendlerine ya da kendi vicdanlarını rahatlatma ihtiyacına göre seçer. ‘Eğitici’, ‘zeka geliştirici’, ‘en yenisi’ gibi etiketler, oyuncağın çocukla kuracağı gerçek bağın önüne geçer. Oysa çocuk, kendisine ait olmayan bir beklentiyi taşımak istemez; oyun özgürlük ister.
Ayrıca dijital dünyayı göz ardı etmek mümkün değildir. Tabletler, telefonlar ve ekranlar; oyuncakların en güçlü rakibi haline gelmiştir. Ekran, çocuğa pasif bir haz sunar. Oyun kurmaya, hikâye üretmeye, hayal etmeye gerek kalmaz. Bu kolay haz, oyuncakla oynamanın gerektirdiği çabayı ‘sıkıcı’ hale getirir. Böylece oyuncaklar odada durur ama çocuk başka bir dünyadadır.
Burada asıl soru şudur: Çocuk oynamıyor mu, yoksa biz oyunu mu kaybettik? Oyun, yalnızca bir nesneyle yapılan etkinlik değildir. Oyun; ilişki, zaman ve alan ister. Anne babasıyla yerde oturup oynayan bir çocuk için bir oyuncak yeterlidir. Ama yalnız bırakılan, sürekli yönlendirilen ya da acele ettirilen bir çocuk için bin oyuncak bile anlamsız olabilir.
Seçenek çokluğu kararsızlık yaratır: Çocuğun önüne aynı anda çok sayıda oyuncak konulduğunda, oyun başlatmak zorlaşır. Hangi oyuncağın seçileceği konusunda yaşanan kararsızlık, çocuğu pasifliğe iter. Bu durum, oyunun doğal akışını bozar ve çocuk, oyuna başlamadan vazgeçer.
Oyuncaklar değerini yitirir: Her an ulaşılabilir olan nesneler, zamanla cazibesini kaybeder. Sürekli yeni oyuncak alan bir ortamda çocuk, oyuncağa bağlanmayı ve onunla derin bir ilişki kurmayı öğrenemez.
Çözüm önerileri
● Aynı anda erişilebilir oyuncak sayısını azaltın.
● Oyuncakları belirli aralıklarla değiştirerek ‘yeniden keşif’ hissi yaratın.
● Az ama çok amaçlı oyuncakları tercih edin.
Oyuncak çocuk için mi, ebeveyn için mi?: Birçok oyuncak, çocuğun ilgisinden çok yetişkinlerin beklentilerine hitap eder. ‘Eğitici’ etiketli oyuncaklar, bazen oyunu bir görev hâline getirir. Çocuk, özgürce oynayamadığı bir nesneyle bağ kurmaz.
Oyunun yönlendirilmesi: Sürekli nasıl oynanacağı gösterilen oyuncaklar, çocuğun yaratıcılığını sınırlar. Oyun, talimatlarla değil, keşifle beslenir.
Çözüm önerileri
● Oyuncağı alırken çocuğun ilgi alanlarını göz önünde bulundurun.
● Oyuncağın ‘doğru kullanımını’ öğretmek yerine çocuğun keşfetmesine izin verin.
● Oyunu yönetmek yerine oyuna eşlik edin.
Kolay haz, derin oyunun önüne geçiyor: Tablet ve telefonlar, anlık ve yoğun bir uyarım sunar. Bu hızlı tatmin, oyuncakla oynamanın gerektirdiği sabrı zorlaştırır. Çocuk, daha çok emek isteyen oyunları sıkıcı bulabilir.
Pasif tüketim alışkanlığı: Ekran karşısında çocuk üretmez; izler. Oysa oyun, üretmeyi ve hayal etmeyi gerektirir. Bu fark, oyuncaklara olan ilgiyi azaltır.
Çözüm önerileri
● Ekran süresini yaşa uygun şekilde sınırlandırın.
● Ekransız zamanları özellikle oyun saatleri olarak planlayın.
● Açık uçlu, hayal gücünü destekleyen oyuncaklar sunun.
Yalnız oyun her çocuk için uygun değildir: Bazı çocuklar oyunu başlatmak için yetişkin desteğine ihtiyaç duyar. Sürekli yalnız bırakılan çocuk, oyuna karşı isteksizleşebilir.
Paylaşılan oyun, güven duygusunu artırır: Ebeveynle kurulan oyun ilişkisi, çocuğun oyuna olan motivasyonunu güçlendirir. Oyun, yalnızca bir etkinlik değil; bir bağ kurma biçimidir.
Çözüm önerileri
● Günlük kısa da olsa birlikte oyun zamanı planlayın.
● Telefonu bırakıp oyuna gerçekten dahil olun.
● Oyunun sonucuna değil, sürecine odaklanın.
Oyundan beklenen performans: Günümüzde oyun bile ‘verimli’ olmak zorundaymış gibi algılanıyor. Oysa oyun, amaçsız olduğunda değerlidir. Çocuk, oyunda başarısız olma korkusu taşımamalıdır.
Çözüm önerileri
● Oyunu bir öğrenme aracı olarak değil, bir ifade alanı olarak görün.
● Çocuğun oyununu eleştirmekten kaçının.
● Sıkılmanın da yaratıcılığın bir parçası olduğunu kabul edin.
Çözüm, daha fazla oyuncak almakta değil; daha az ama anlamlı oyuncaklar sunmakta yatar. Oyuncakları dönüşümlü olarak ortaya çıkarmak, birlikte oyun kurmak, çocuğun oyunu yönetmesine izin vermek büyük fark yaratır. Bazen bir karton kutu, en pahalı oyuncaktan daha çok işe yarar. Çünkü kutu, çocuğa ‘Ne olabilirim?’ diye sorar; pahalı oyuncak ise ‘Ben buyum’ diye cevap verir.
'Çok oyuncağı var ama hiç oynamıyor’ ifadesi, oyuncak eksikliğine değil; oyunla kurulan ilişkinin zayıflığına işaret eder. Çocukların ihtiyacı olan şey daha fazla nesne değil; daha fazla alan, zaman ve özgürlüktür. Oyun satın alınamaz; ancak paylaşılır, desteklenir ve korunur. Oyuncaklar azalırken oyun artıyorsa, doğru yoldayız demektir.
Sonuç olarak, ‘Çok oyuncağı var ama hiç oynamıyor’ cümlesi bir şikâyet değil, bir işarettir. Bize durup düşünmemiz gerektiğini söyler. Çocukların daha fazla nesneye değil, daha fazla zamana, ilgiye ve özgürlüğe ihtiyacı vardır. Oyun; satın alınan bir şey değil, paylaşılan bir deneyimdir. Oyuncaklar çoğaldıkça oyun azalıyorsa, belki de eksik olan bir oyuncak değil, oyunun ruhudur.